ali esgin

I. İLİŞKİSEL SOSYAL BİLİMLER KONGRESİ

13-14 Nisan 2017 tarihleri arasında yapılacak olan Bourdieu Sempozyumlarının dördüncüsüne, Yeditepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı bölümü 14641906_1744928939106452_8213407140513368404_nev sahipliği yapıyor. İlki Adnan Menderes Üniversitesinde (Aydın), ikincisi Pamukkale Üniversitesinde (Denizli), üçüncüsü Akdeniz Üniversite’sinde (Antalya) yapılan Bourdieu Sempozyumlarının bir yenisi olarak
planlanan bu etkinlik üzerine yapılan ön çalışmalar sonucu, bu yıl kuramcı üzerinden değil paradigma üzerinden gidilmesinin Türkiye’de üretken ve yaratıcı araştırma programlarına daha fazla katkı sağlayacağı düşüncesinden yola çıkılmış ve “I. İlişkisel Sosyal Bilimler Kongresi” adı altında  bir kongre yapılmasına karar verilmiştir.

Bu çerçevede, ilişkisel yaklaşımın Türkiye’deki sosyal bilimler alanı için ne ifade edebileceği sorunsalından yola çıkıldı. Sosyal bilimlerde ilişkisel düşünmenin potansiyelini keşfetmeye ilgi duyan araştırmacıları bekleyen, hem teorik hem de ampirik pek çok zorluğun farkında olarak, I. İlişkisel Sosyal Bilimler Kongresi’yle, sosyal teori alanındaki çağdaş araştırmacıların ilişkisel kavrayışlarının Türkiye’de üretken ve yaratıcı araştırma programları içinde sahiplenilmesine yardımcı olma arzusu amaçlanmakta ve ilişkiselci anlayışın Türkiye sosyal bilimler alanında da yaygınlaşmasını sağlayarak, teorik kuvvetlerinin yeni katkılarla geliştirilmesi, mevcut ve yeni keşfedilecek zaaflarının eleştirilmesi arzu edilmektedir.

İlişkisel düşünmenin araştırmacılara nasıl yardımcı olabileceğinin, ilişkiselliğin yapı ve fail gibi büyük fikirlere dair yeni kavramlaştırmalara nasıl güç katacağının “İletişim Bilimleri” alanında tartışmaya açılması düşünülmüştür. Sosyoloji, Siyaset Bilimi, Antropoloji, Tarih, Sanat, Felsefe, Dilbilim gibi temel alanlarda üretilmiş fikir ve ifade birikiminden beslenen İletişim Bilimleri, “medya ile kuşatılmış” dünyayı sadece anlamakla kalmayıp daha iyiye yönlendirmeyi amaçlar. “Kültürlerarası iletişim”, “medya çalışmaları”, “toplum ve iletişim” olmak üzere üç ana başlık altında incelenebilen İletişim Bilimleri alanının genişliği kongrede sunulacak konuların “medya, kültür ve yeni iletişim teknolojileri” olarak sınırlandırılmasını gerektirmektedir.

Bu doğrultuda aynı zamanda kongre, İletişim Bilimleri alanını, alan temelli açıklamalarıyla Pierre Bourdieu; İlişkisel-Realist Tarihsel Sosyolojisine bağlı olarak mekanizma temelli açıklamalarıyla Charles Tilly ve Eleştirel Realizm yaklaşımıyla Margaret Archer ile üç temel ilişkiselci üzerinden yapılan yeni kolektif yaklaşımlara ve analiz araçları üretebilen çalışmalara ulaşmayı amaçlamaktadır. Ayrıca Frederic Vandenberghe’nin “Gerçek İlişkiseldir” çalışmasından yola çıkılarak Realizm-Bourdieu bütünleşmesiyle ilgili meta-teorik boyuttaki iki ilişkiselci ekol arasındaki -yeterince- çözümlenmemiş gerilim de bu çalışmalara dahil edilmelidir.

Bu çerçevede ilişkisel sosyoloji üzerine İletişim Bilimlerini temel alan böyle bir kongrenin ulusal sosyal bilimcilerin ilgisini konuya çekme ve bu yeni yaklaşımın çıktılarını sunma misyonunu üstlenen I. İlişkisel Sosyal Bilimler Kongresi’nde aşağıdaki konular etrafında çalışan araştırmacılar bir araya gelebileceklerdir:

Medya ve İdeoloji
Medya ve İnsan Hakları
Medyanın Ekonomi Politiği
Medya Etnografisi
Medya ve Kadın
Sağlık İletişimi
Gündelik Hayat İncelemeleri
Yemek Kültür Kimlik
Göçmenlik ve Kimlik
Kent ve İletişim ya da Kente bakmak
Kadın Anlatıları
Toplumsal Göstergebilim
Televizyon Çalışmaları
İletişim Sosyolojisi
İletişim Psikolojisi
Siyasal İletişim
Yeni Medya Sosyolojisi
İletişim ve Etik
Popüler Kültür
Dijital Kültür ve İletişim
Bilgi Toplumu
Alternatif Medya
İletişim Çalışmalarında Güncel Eğilimler
Yaratıcı Endüstriler

Yukarıda sunulan temalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde kongre, iletişim alanının yanı sıra, sosyoloji, mimari, güzel sanatlar, antropoloji, tarih, iktisat, siyaset bilimi, sağlık, dilbilim ve kültürel alanlarda çalışan bilim insanı, araştırmacı ve ilgililerin katılımına açık olduğu görülmektedir.

Kongre 13-14 Nisan 2017 tarihlerinde Yeditepe Üniversitesi, Rektörlük Binası Yeşil ve Mavi salonlarda yapılacaktır. İki gün sürecek olan kongre, iletişim bilimleri alanında çalışan pek çok sosyal bilimcinin bir araya getirilmesini planlanmaktadır.

İlişkisel Sosyoloji: Ontolojik ve Teorik Yönelimler

II. Bourdieu Sempozyumu, 14-15 Mayıs, Denizli

Sosyolojik Soruşturmalar: Gündelik Olanın Analizinden Kesitler

kapak-sosyolojik sorusturmalar

YENİ KİTABIM ÇIKTI…

ÖNSÖZ’den…

Bir kavramı ya da bir olguyu sosyolojik bağlamıyla soruşturmak, onu sosyolojinin nesnesi haline getirmek, kavram ya da olguyu sosyolojinin sahip olduğu sistematik bilgi külliyatı kapsamında derinlemesine analiz etmek demektir. Sosyolojinin bu türden soruşturmaları canlı tutması ve sürekli gündeme getirmesi onun varlığının bir koşuludur. Sosyoloji, değişimlere, sosyal yaşamdaki dönüşümlere karşı sabit kalamaz; hem yeni olanı ya da dönüşümlerin sonuçlarını irdelemek hem de bunu yapabilmesine olanak tanıyan kendi teorik ve metodolojik dayanaklarını sorgulamak durumundadır. Aksi halde sosyolojinin varlığı anlamsızlaşacaktır.

Sosyolojinin amacı daha iyi bir toplum idealine katkı sunmaktır. Sosyoloji zanaatının icracısı olan sosyolog, daha iyi bir toplum idealini kanaatler yerine gerçekliklere, öznel tasarımlar yerine nesnel sonuçlara yönelerek aramaktadır. Yani sosyolog kendi öznel tasarımlarıyla kanaatler üretip, bunları gerçeklik olarak sunma telaşında olan bir kanaat teknisyeni değildir. Aksine o, kanaatlerle meşrulaştırılan ve hatta çoğu zaman gerçeklik olarak sunulan yanılgıları, araştırma nesnesi haline getirerek ifşa eden kişidir.

Sosyolog, bu ifşa faaliyetiyle aslında zor bir görev üstlenmiştir. Zorluk, sosyoloğun üyeleri tarafından hâlihazırda anlaşıldığı varsayılan bir dünyayı yeniden anlamlandırmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim sosyoloğun nesnesi haline getirdiği, dolayısıyla sosyolojikleştirdiği her konu, toplumun üyelerinin genellikle aşina olduğu, bildiğini varsaydığı ya da üzerine fikir yürütebildiği bir konudur. Nihayetinde, herkesin siyasete, eğitime ya da toplumsal değişimlere ilişkin doğru ve geçerli kabul ettiği bir fikri vardır. Toplumsal dünyada bireyler, gündelik yaşamdaki öznel deneyimlerinin, yaşam algılarının ve bireysel gözlemlerinin sonucu olarak gelişen bu fikirlerin doğru olduğu varsayımıyla yaşarlar. Oysa Marx’ın ifade ettiği gibi, “her şey göründüğü gibi olsaydı, bilime ihtiyaç kalmazdı.”

Her şey göründüğü gibi değildir elbette ve o nedenle bilime ihtiyaç vardır. Hayatı anlamak, sosyoloji açısından çok boyutlu ve sistemli bir çaba olsa da, hayatı yaşayanlar tarafından böylesi bir anlayışla değerlendirilmez. Her ne kadar toplumun üyeleri, içinde yaşadıkları toplumu ve hayatta olup bitenlerin anlamlarını bildiklerini varsaysalar da, gerçekte durum çoğu zaman böyle değildir. Çünkü insanlar, gündelik yaşamın rutinleri içine daldıklarında anlamların üretildiği etkileşim ve eylemlerin yani, olup bitenlerin anlamları üzerinde pek durmazlar. Özel deneyimlerini başkalarının yaşadıklarıyla karşılaştırma gereği de duymazlar. Oysa gerçeklik tam da buralardadır ve özellikle toplumsal alandaki tahakküm mekanizmaları aracılığıyla üzeri örtük biçimde sunulmaktadır. Sosyolojik düşünce içindeki kavramsal analizler ya da teorik temellendirmeler üzeri örtük biçimde sunulan ya da toplumsal alanda faillerin aşina olmasına karşılık üzerine pek düşünme gereği duymadığı gerçeklikleri ortaya koyma amacındadır.

Elinizdeki kitap daha çok bu anlayışla biçimlenmiş ve çeşitli kavram ve teorileri sorgulamaya odaklanmış sosyolojik analizlerden oluşmaktadır. Kitabı oluşturan yazıların her biri, çeşitli zamanlarda çeşitli akademik dergilerde yayımlanmış ya da sempozyum ve kongrelerde bildiri olarak sunulmuş olan teorik ve kavramsal analizlerdir. Her ne kadar farklı konu alanlarına nüfus etse de yazıların birbirinden tümüyle bağımsız olduğu söylenemez. Teorik analizlere bütün olarak bakıldığında, gündelik olana yönelmesi ve belirli problemlere odaklanması bakımından birbirlerini tamamlayıcı nitelikte analizler olduğu söylenebilir.
Kitap yalnızca akademisyenlere ve sosyoloji öğrencilerine değil, aynı zamanda sosyal düşünceye meyil etmiş okuyuculara da hitap etmektedir. Bu anlamda “Otoritenin Sosyolojisi” başlıklı yazı okuyucu için sosyolojik kavram analizine örnek teşkil ederken, “insan neden itaat eder?” “Otoriteye itaatin ne türden gerekçeleri vardır?” “Herhangi bir düzen arayışının ön koşulu, belli bir otoritenin benimsenmesi midir?” ya da “otoriteye bağımlılık, insan eylemlerinin biçimini ve yönünü nasıl tayin eder?” tarzındaki sorulara verilebilecek olası cevapları tartışmaktadır.

İkinci bölümdeki “Bir Müzik Sosyolojisi Var mıdır?” başlıklı yazı, sosyolojinin belli bir disiplininin varlığının ya da sınırlarının sorgulanması yanında, müziğin sosyolojik çözümlemeler için ne derece gerekli bir tanımlayıcı olduğunu da kanıtlamayı amaçlıyor. Müzik sosyolojisinin ortaya çıkış koşullarını, ana ilgilerini ve müzik-toplum ilişkisine dair farklı sosyolojik çıkarımları Max Weber’den başlayarak George Simmel, Alfred Schutz, Thedor Adorno ve Pierre Bourdieu gibi teorisyenler üzerinden inceleyen yazıda, daha sonra alanın Türkiye’deki durumu sorgulanıyor.

“Risk Toplumu” başlıklı bölümde, sosyolojide son dönemde oldukça revaçta olan bir konu, imal edilmiş belirsizlikler çağının sosyolojik yönelimi olarak ele alınıyor. Risk toplumu nitelemesini, teorinin mimarları olan Ulrich Beck ve Anthony Giddens bağlamında inceleyen yazıda, teorinin dayanakları ve çıkarımları ortaya konulurken aynı zamanda zafiyetleri de tartışmaya açılıyor.

Yine güncel sosyolojik yönelimlerden olan ve “beden” konusunu değerlendiren “Beden Sosyolojisi” başlıklı yazı, bedeni sosyolojik bir nesne olarak tanımlayan teorinin içerimlerini, özellikle popüler kültür ve kadın konusuyla ilişkilendirerek irdeliyor. Bu bağlamda yazıda, “bedenin toplumsal anlamları nelerdir?”, “beden nasıl tüketim nesnesi haline getirilir?” Haz, erotizm ve cinselliğin bu tartışmalardaki yeri nedir” ve “Bedenin nesneleştirilmesinde niçin kadın bedeni öne çıkmaktadır?” şeklindeki sorulara cevaplar aranıyor.

Son olarak “Gündelik Yaşamın Sosyolojik Anlamları” başlıklı bölümde ise, içinde yaşadığımız toplumsal alandaki gündelik rutinlerimizin, etkileşimlerimizin ve üzerine çok düşünmediğimiz eylemlerimizin ya da diğerleriyle paylaştığımız gündelik yaşam dünyasının sosyolojik anlamları üzerinde duruluyor. Kısacası kitapta yer alan bütün bölümlerde sosyolojideki güncel teorik tartışmalardan örneklerle okuyucuya içinde yaşadığı sosyal dünyanın farkında olunmayan bazı yönlerine ilişkin sosyolojik çıkarımlar sunuluyor.

Kitapla ilgili eleştiriler mutlaka olacaktır. Zaten olmaması da arzu edilir bir durum değildir. Kişisel olarak bana meslek hayatımda en çok katkı yapan şeyin, çalışmalarıma yapılan eleştiriler olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Aksi durumda, yaptığınız işin, ürettiklerinizin çok fazla bir önemi ya da anlamı olmayacaktır. Sosyal düşünce, onu algılama biçimlerimiz ya da bakış açılarımız başka türlü nasıl gelişir? Elbette, okudukça, okundukça ve alternatif görüşler içeren çalışmalar üretildikçe…

Doç. Dr. Ali Esgin
Malatya, Haziran 2014

Cogito 76, Pierre Bourdieu Dosyası

Sosyolojiye Neden İhtiyacımız Var? Pierre Bourdieu Sempozyumunun Ardından – Ali Esgin

KALESİZ (Öykü)

Oktay Esgin, Deliler Teknesi Edebiyat-Sanat Dergisi, Sayı: 43, s.93-94.

Resim

İsorya’nın menekşe bahçelerini anlatmazdı rahmetli dedem. Aklıma savaşların nasıl kanlı mızraklı olduğunu kazırdı. Bana masal anlattıkça, kelimelerinden çağrışımlarla hayallere dalar;  sesini tekrar duyduğum bir an ona “Sen, çocukken masal dinler miydin dede?” diye sorsam bile; O, masalının büyüsüne kendisi benden daha çok kapılmış, efsunlu anlatımına yüzünü değiştirmez devam ederdi. O ki; güzelim masallarını kendine anlatmak istediğini bile düşünürdüm. Masalın ortasında sorduğum abes soruları, duymazdan gelir ses tonunu yükseltir, gözlerini tehditkâr açarak anlatmaya devam eder, sorularımı bir şekilde geçiştirirdi. Bense kendi sorularımın yanıtını bulamadığım anlarda kafam dağılır, masalların detaylarında,  Alice’in harikalar diyarında kaybolduğu gibi kendi hayallerimde akan savaş kurgularımda kaybolurdum. Kimi kez bir bakardım ki etrafımda kimse kalmamış ben duvara, tavana bakar kalmışım.

Yine bir defasında anlattığı: “Kalesini Terk Etmeyen Kral” masalından çok etkilenmiş masalda geçen kalenin burçlarını, evimizin uzağında henüz bitmemiş bir apartman inşaatını kendime kale yapmıştım. Hatta arkadaşlarımı da ayartmış, inşaat işçilerinin olmadığı zamanlarda orda savaş oyunları oynuyorduk. O garip oyunların birinde ben yine İsorya Kralı olmuş; inşaatın üçüncü katının tırabzansız balkonundan arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında mahalleye kuşbakışı “Gidin burdaaaaan! Burası benim kalem!” diye kuvvetle bağırarak aşağıdaki kum tepesine atlamıştım. Son oyunumuz olmuştu inşaattaki. Zaman geçtikçe ve çocukluktan çıktıkça azaldı oyunlarımız. Hepimiz başka oyunlara, başka arkadaşlara yöneldik haliyle.

Nice sonra dedemin bana anlattığı masalları kendisinin uydurmuş olabileceğini üzülerek keşfetmiştim. Öyle ya adı üstünde masal… Uydurmuştu, ama güzel uydurmuştu. Her yerde masala ait bir iz ummuş, hiç bir yerde izine rastlayamamıştım. Gerçekte tarihte bir yerlerde bir İsorya Kralı yaşamış mıydı bilemiyorum. Kayıtlarda üç yüz bin kitap bulunan bir kütüphaneyi yaktıran Bizans İmparatorlarından biri olan İsaurya Hanedanı ile III. Leo’nun adı geçiyordu tek bir yerde sadece. Güzel uyduruyormuş dedem…

Ah sonuna kadar dinleyemediğim dedemin masalları!  Derdi bana pireler berber iken, develer tellâl iken… Girizgâh kısımlarını kimi es geçerdi. Ve sonra derdi: “Günlerden bir gün İsorya’da bir panayır kurulmuş. Barış zamanıymış. Panayıra başka krallar, elçiler, kadılar da izlesin diye çağrılmışlar. Bizim kral büyük bir ziyafet sofrası hazırlatmış aşçılarına…”

İsorya ülkesinin menekşe bahçelerini filan değil, dedem kral savaşlarını anlatırdı bana. Kahramanı Buşido felsefesine inanıyormuş gibi sanki. İsorya Kralı aynı zamanda bir samuraydı da. “Savaşa hazırlanan Kral, buşidosunu giyindi” derdi. Ambalajı şahane olsa bile olsa o zamanlar bakkala bir teneke kutudan 250 gr kadar tarttırılıp alınan bisküvilerin tadı gibi şahane değil şimdi şu elimdeki bisküvinin tadı. Hiç değil, bilen bilir… O zamanlar sarmalanmış kese kâğıdından çıkarıp tek tek çaya batırarak yediğim bisküvi eşliğinde hem bisküvinin hem masalın tadından gözlerim açılıverirdi. Bir sinema filminin makinisti gibiydi dedem. Buşido: ‘Savaşçının yolu’ demekmiş, sonradan öğrenmiştim. Buşido felsefesinde korkunun yeri yoktu. Samuray ise ölüm korkusunu yenmiş kişi demekti. Kral nasıl oluyorduysa her savaşı kazanıyordu dedemin masallarında.

Şimdi kulağımdaki bu ses de ne? Aidat toplayan yöneticinin çaldığı zil. Aklımda dedemin masalları gerçek hayatın sesleriyle bölünüverdi. Cebimden bozuk İsorya paralarını çıkarıp uzattım adama. “Kabul ederseniz, bunlar var sadece.” dedim. Evin satıldığını öğrenmiş; apar topar göçüp eksik aidatların üstüne yatacağımı sanıyor olmalı. “Hocam dalga geçme bi de sen, apartmanın boyası yarım kaldı, bitiremedik hala…” dedi. İçimde konuşan kral yeniden: “Ben kralım, yapar, yaptırırız.” dedi. Sonra kendi kendime gülümsedim. “Haftaya maaşım yatınca hepsini halledelim.” diyerek işi bağladım. Zil çalmaz mı yeniden… O gün sanki üst üste kaleme çıkarma yapıyordu düşman. Bu sefer evin yeni ev sahibi gelmiş. Benden soytarı cümleler: “İçeri buyurmaz mısınızlar, nasılsınızlar, hayırlı olsunlar…” Krala bak krala… Yeni ev sahibimin bir hevesle yeni kiracısı olabilmek içindi bu sıcak karşılayışımın sebebi. Açıkladı sebebi ziyaretini yeni ev sahibim de. Yok bu evi satın almışmışlar da, hemen çeşitli tadilatlar yapıp en kısa sürede taşınacaklarmış. Çıkmam için iki hafta zaman veriyor. “Hemen taşınmak istediğinizi söylemişti eski ev sahibi.” demedim. “Peki.” dedim. “Hemen başka bir ev bulmalıyım o zaman.” dedim. İçimdeki konuşamadı bu sefer. Konuştursaydı ya yine dedem Kralı içimden hani… “Çekil git buradan efendi, kimin kalesini kimden kovuyorsun sen! Benim kalem burası, Git burdaaaan” dedirtse idi ya. Diyemedim.

Şimdi başka bir kaledeyim. Başka bir kale sahibinin kaleme taarruz edeceği anı gözlüyorum.  Yıllardır her sabah fethedilmiş kaleleri yeniden almaya uyanıyorum. Çocukluk arkadaşlarım kim bilir hangi başka kalelerde oyunlar oynuyor. Hatta çoğu oturdukları kaleleri satın almışlardır. Bense hâlâ o bitmemiş inşaattan bağırıp duruyorum sokağa doğru ama bu sefer sessiz sessiz. Sesini yitirmiş bir savaşçıyım. Ah dedem… Ben hâlâ samuray olmak hevesiyle kılıç sallıyorum hayata. Yok üstümde buşido muşido kıyafetleri bile. Kaleden kaleye sürgünüm.

TEORİ ve TARİHİ PARANTEZE ALAN BİR SOSYOLOJİK GELENEK: SOYUTLANMIŞ DENEYİMCİ İŞLEVSELCİLİK VE SOSYOLOJİMİZE ETKİLERİ

sosyo7-kes

 

 

 

Giriş: Sosyolojinin Kendine Dönüş Zorunluluğu ya da Self-Refleksivite İhtiyacı

Sosyolojinin yegâne amacı, verili formüllerden ya da standartlaşmış bilim pratiklerinden hareket ederek sosyal gerçekliğe ilişkin belirli veriler elde etmek değildir. Sosyoloji, sosyal gerçekliği açıklamaya ya da anlamaya dönük çabalarına, aynı zamanda sahip olduğu formülleri ya da bilim pratiklerini eleştirel değerlendirmelerden geçirme amacını da eklemelidir.  Hatta söz konusu amaç, sosyolojinin kendi varlık koşulunu oluşturan nedenlerden dolayı öncelikli bir hedef haline getirilmelidir. Aksi durumda, sosyolojinin hem sosyal alana dair yetkin analizler yapabilme hem de sosyal gerçekliği bütünüyle tanımlayabilme iddiaları sonuçsuz kalacaktır. Dolayısıyla sosyoloji adıyla ortaya konulan çalışmalar, bugün pek çok örneğini gözlemlediğimiz gibi, teknisyen mantığıyla kotarılmış bilim pratiklerinin derinlikten uzak, klişe söylemlere yaslanmış değersiz mamulleri olma ithamıyla yüzleşmekten kaçamayacaktır.

Yazının devamını BURADAN indirebilirsiniz…

SOSYOLOJİYE İHTİYACIMIZ VAR: SOSYOLOJİ NEDİR? SOSYOLOG KİMDİR?

Sosyoloji mi? O da ne?

Sosyoloji mi? O da ne?

SOSYOLOJİYE İHTİYACIMIZ VAR:  SOSYOLOJİ NEDİR? SOSYOLOG KİMDİR?

Bu makale, Sosyoloji’nin Yaşamla Dansı: Prof. Dr.Birsen GÖKÇE’ye Armağan (Sosyoloji Derneği Yayınları, Ankara, Haziran, 2013) adlı kitapta yayımlanmıştır.

Ali ERKUL, Ali ESGİN 

Giriş: Sosyolojiyi Tanımlama Gerekliliği                                                                        

Sosyologların en çok karşılaştıkları ve belki de cevap vermekte en çok zorlandıkları soru, “sosyoloji nedir?” sorusudur. Sosyoloji anlayışlarındaki farklılaşmalar ile tanımsal ayrışmalar bir yana, bunun en önemli nedeni, aslında sosyologların bu soruya verecekleri kısa ve tatmin edici bir cevaplarının bulunmamasıdır. Bilindik bir tabirle ve çevrelerindekilerin sorularını geçiştirmek için sosyoloji öğrencilerinin yaptığı gibi, sosyoloji “toplumbilimdir” denilebilir. Fakat içerisinde kısıtlayıcı unsurlar bulunduran bu türden bir cevap, sosyolojinin ne olduğunu ve onun bilim olarak hangi amaçlarla şekillendiğini tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Üstelik böylesi bir tanımlama, bir yandan sosyolojiyi sıradanlaştırırken, diğer yandan onun önemsiz bir alan olarak görülmesine de neden olmaktadır. Yapılan bazı araştırmalar (Esgin ve Arslan, 2011), sosyolojinin özellikle ülkemizde toplumsal ve kurumsal düzeyde önemsenmediğini, bunun da başlıca nedeninin, sosyolojinin neliğine ilişkin bilgi eksikliği olduğunu göstermektedir. Sosyoloji ülkemizde yeterince bilinmemektedir. Hatta sosyolojiye dair negatif bir algının varlığından bile söz edilebilir. Bütün bu olumsuzlukların kaynağı, elbette tek başına sosyolojinin tanımlanma problemi değildir. Ancak, sosyolojinin, “sosyoloji toplumbilimdir” söyleminin ötesine geçmediği ve kendisini anlatma sorumluluğunu ikinci plana attığı sürece, benzeri olumsuz nitelemelerle yüzleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle sosyoloji için öncelikli amaç, sosyolojinin ne olduğu sorusunu geçiştirmek ya da bu soruyu yalnızca sosyoloji öğrenimi almış kişiler nezdinde cevaplandırmak değil, onu toplum tarafından bilindik, toplumsal yaşamda başvurulan ve kurumsal düzeyde gerekliliği anlaşılmış bir alan olarak kavratmak olmalıdır. Sosyolojinin toplumsal ve politik anlamdaki meşruiyeti ancak bu şekilde sağlanacaktır.

Yazının devamını BURADAN indirebilirsiniz…

3. GELENEKSEL SOSYOLOJİ ÖĞRENCİLERİ ATÖLYE ÇALIŞMASI

3. GELENEKSEL SOSYOLOJİ ÖĞRENCİLERİ ATÖLYE ÇALIŞMASI

%d blogcu bunu beğendi: